BALIK SEVDASI  

Ana Sayfa Kimler Çevrimiçi Bugünün Mesajları Konuları Okundu İşaretle
Geri Git   BALIK SEVDASI > MAKALELER - YAZILAR > Makaleler
Kayıt SSS Üye Listesi Ajanda Konuları Okundu İşaretle

Makaleler Deniz, balık, av teknikleri, düğümler, yeni bir icat, sağlığımız, acil yardım... Kısaca aklınıza ne gelirse, kendinize ait makalelerinizi buradan paylaşabilirsiniz!

Yanıtla
 
Konu Araçları Görünüm Modları
Eski 07-05-2007, 20:21   #1 (permalink)
Hamdi
Administratör
 
Hamdi kullanıcısının avatarı
 
Giriş: Apr 2007
Konum: İstanbul
Yaş: 34
Mesaj: 6,735
Varsayılan Boğaziçi’nin Tarihi

Boğaziçi’nin Tarihi

İstanbul’un üçüncü jeolojik zamanda oluşan ve bugüne kadar gelen elverişli liman özelliği dördüncü zamanın üst katmanında Trakya-Bitinya kabuğunun alçalmasıyla meydana çıkmıştır. Bugünkü sahil şeridinin tarih boyunca molozlarla doldurulmasıyla biraz daha birbirine yaklaştığı görülmekle birlikte hâlâ büyük gemilerin doğrudan yanaşarak yük ve yolcu indirebileceği derinlikteki kıyılar azımsanmayacak uzunluktadır.
M.Ö. 7. yüzyıldaki Yunan kolonizasyonu döneminden beri, Avrupa ile Asya arasındaki karayolunu kesen ve kolayca aşılabilen, güvenli limanların bulunduğu Boğaz, İstanbul’un canlı bir ticaret ve hatta kültür merkezi olmasını sağlamıştır. M.Ö. 660-668 yıllarında Megaralılar tarafından kurulan Bizantion’un belli başlı üç limanı olduğu, buralardan tahıl aktarımından ve Boğaz geçişlerinden gelir elde edildiği bilinmektedir. 4. yüzyılın başlarında ise bugünkü Eminönü bölgesinde bulunan Prosforion limanında kentin ihtiyacı olan erzak ve tahılın depolandığı ambarlar mevcuttur. Bu limanın hemen yanında eskiden beri gemi yapım onarım işleriyle ilgili zanaatların sürdürüldüğü Neorion limanı yer alıyordu. Ayrıca Baltakapı’da da bir liman vardı. Boğaz’da küçük iskeleler dışında 469’da Beşiktaş’ta önemli bir liman kurulmuştur. Ayrıca Haliç’te Tersane-i Amire’nin bulunduğu yerde çeşitli cinslerde gemiler yapılmaktaydı.
Bizans, Kostantinopolis ve daha sonra İstanbul olarak bilinen Boğaz’ın kıyısındaki şehir, iki büyük imparatorluğun başkentiydi ve 2600 yıldan daha uzun bir süre boyunca stratejik ve kültürel bakımdan büyük bir güç olmuştu. Şehir M.Ö. 146 yılında Romalıların yönetimine girmişti. Kavimler göçü neticesinde Roma’nın yıkılması ile Kostantin M.Ö. 330 yılında başkentini Boğaz kıyısında kurulan yeni kente taşımıştı.
Şehrin bu hareketli görüntüsüne karşın fetihten önce, Bizans zamanında İstanbul daha ziyade suriçine sıkışıp kalmıştır. Surdışında pek iskan yoktur. Fetihten sonra ise Bizans zamanında meskun olmayan çok yerde mahalleler oluşmuştur. Bunlardan, sur batısındaki boş arazide Eyüb’e doğru kısa bir sürede sekiz mahalle teşekkül etmiştir. Galata tarafı meskun ve kalabalık bir yer olmakla birlikte burada da Türk mahalleleri kurulmuştur. Bunun dışında şehir yayılarak Tophane’de, Fındıklı’da ve Rumeli sahilinde de yeni iskan bölgeleri ve mahaller teşekkül etmiştir. Bu imar o kadar hızlı bir suretti olmuştur ki daha 1459’da İstanbul, Eyüp, Galata ve Üsküdar kadılıkları Molla Hüsrev’in şahsında bir kadılıkta toplanmıştır.
Böylece 15.asır sonlarından başlayarak İstanbul yerleşim alanların coğrafi şartlara uygun olarak, surlar dâhilinde kalan ve gerçekte de İstanbul olarak isimlendirilen bölge ile Galata tarafı, Haliç kısmı, Üsküdar, Kadıköy ve Boğaziçi köyleri oluşturmaktadır.



Boğaziçi’nin Coğrafyası

Yaklaşık 32 kilometre uzunluğundaki boğaz’ın genişliği Rumelihisarı yakınlarında 700 metreden, Büyükdere’de 3500 metreye kadar değişiklik gösterir. Derinlik ortalaması yaklaşık 60 metredir ancak Kandilli ve Bebek açıklarında 110 metreyi bulur. Su düzeyi yıl boyunca fazla oynamaz. Karadeniz’in Marmara’dan yüksekliği yaklaşık 40 santimetredir. Boğaz, Tuna Nehri, Dinyeper Nehri ve Don Nehri olmak üzere üç geniş nehrin kendisine dökülmesinden ötürü yüzeyde tuz düzeyi düşük olan Karadeniz’in tek çıkışıdır. Böylece Boğaz’daki tuz içeriği % 1.8’dir. Daha hafif olan tatlı su düzeyde kalır ve daha ağır olan tuzlu su dipte kalır. Boğazdan tatlı su aktıkça kendisiyle birlikte tuzlu suyu da taşır. Bu derinlikteki tuzlu su miktarını azaltır ve dengeyi sağlamak için Marmara Denizi yoluyla Ege denizinden tuzlu suyun gelmesine neden olur. Böylece, Boğaz’ın 45 metreyle 15 metre arasındaki daha sıcak ve daha tatlı olan güney akıntısın altında, Akdeniz’dekinden daha soğuk ve daha tuzlu bir akıntı bulunmaktadır. Güneye giden akıntıdaki suyun miktarı, kuzeye giden akıntıdan iki buçuk kat kadar daha büyüktür. Bu akıntıların birbirine karışması Boğaz’daki sıra dışı şiddetli çalkantıyı açıklamaktadır.

Boğaziçi Yalıları

Yalı olarak bilinen deniz kenarındaki evler, Boğaz’a özgü mimari eserdir. Dalgaların yükselmesinin su basmasına neden olacağı korkusu olmadan yalılar, muhteşem deniz manzarası ve serin yaz meltemlerinin tadını çıkarabilecek bir biçimde inşa edilmişlerdir.
Klasik Osmanlı Yalısı ahşaptır, iki üç katlıdır. Adab-ı Muaşerete aykırı olduğundan, etrafı seyretmek için balkon anlayışı yoktur yerine cumbalar vardır. Her ailenin kayıkları için bir kayıkhanesi bulunur. Yalılarda iki katın altında mermerden veya taştan yapılan zemin kata, subasman katı denir. Bazıları içten kubbeli ve sofalıdır. Yalının mutlaka çiçek bahçesi vardır. Bu bahçelerde kayalara oyulmuş teraslar ve kışlık köşklere uzanan merdivenler vardı. Osmanlı’da bir eve yalı diyebilmek için onun leb-i derya yani denize sıfır olması gerekmektedir. Yalıların geleneksel rengi, Osmanlı gülü diye bilinen koyu kırmızıydı. Müslüman olmayanlar, yalıların daha koyu renklere boyarlardı. 19. yüzyılda Avrupa etkisiyle pastel renkler yalıları değiştirmeye başladı. Geleneksel yalılarda, ortada büyük bir salon ve bu salondan köşelerdeki yatak odalarına açılan kapılar vardı. Az mobilya kullanılırdı ama tavanlar ve duvarlar çiçekler ve geometrik şekiller ve deniz manzaralarıyla görkemli bir şekilde süslenirdi. Bütün yalılarda haremlik ve selamlık bölümleri bulunurdu.
Boğazda akıntının arttığı yerlerde, köşe kısımlarda leb-i derya yalı yapılmaz, çünkü buralarda görevliler olur ve teknelerin geçmesini sağlar, yalı olsa bile denize sıfır değildir. Görevlilerin rahatça çalışabilmeleri için önünde pay bırakılır, akıntıya kapılanlar bu görevliler tarafından kurtarılırdı.
Yalılar birbirine bitişik nizam ise bunlar gayri Müslim yalılardır. Müslüman yalılarının her iki yanında boşluk olur. Müslüman yalısında, aile sadece belli bir kapıyı kullanır, bu kapıyı ikinci bir aile kullanmaz. Osmanlıda Müşterek kapılı yalılara ise “yahudane” yalı denirdi. Oturulan semtler, yalı sahiplerin sosyal sınıfı ve etnik kimliğini yansıtan bir biçimde dikkatle seçilirdi. Sultanlar istedikleri yerlerde yalı yaptırabilirlerdi ancak genelde Beşiktaş, Ortaköy ve Kuruçeşme merkezini tercih etmişlerdir. Sadrazamlar ve Divan üyeleri Bebek’te, Aydınlar Rumelihisarı’nda, Hıristiyanlar ve Yahudiler Arnavutköy ve Kuzguncuk’ta yaptırırlardı. Zengin Rumlar, Ermeniler ve Avrupalı diplomatlar, Yeniköy, Tarabya ve Büyükdere’yi seçerlerdi.
Sultan 1.Mahmut’un saltanatı döneminde, İstanbul’daki varlıklı ailelerin çoğu, Boğaziçi kıyılarında büyük yazlık konaklar yaptırdılar; yalı diye bilinen bu zarif ahşap yapılardan günümüze ancak birazı kalmıştır. Julia Pardoe, 1836’da yayınlanan “Sultan’ın Kenti ve Türklerin Hayat Tarzları” adlı kitabında bu yalılardan bahseder.
“Boğaziçi’ni tüm güzelliğiyle görmek için ay ışığında seyretmek gerekir. O zaman görüntüleri suya yansıyan büyük konaklarda yaşayanlar, kendilerini çevreleyen o ihtişamlı manzaranın tadını doyasıya çıkarıyorlar. Öğle vaktinin göz kamaştırıcı ışığı yörenin çehresini en ince detaylarıyla sergiliyor; oysa yıldızlarla bezenmiş lacivert gökyüzü, berrak ay ışığı ve akşamın mukaddes sessizliği, bunun tam aksi biçimde ona, cazibesini iki kat artıran gizemli bir belirsizlik katıyor. Başkentin sakinleri bu gerçeğin farkındalar, yalılarında geçirdikleri yaz ayları boyunca en büyük eğlencelerinden biri denize bakan teraslarında oturup, suyun küçük dalgalarla ürperişini seyrederken, ay ışığı altında hoplaya zıplaya geçen bir yunus balığı sürüsünün gök gürültüsü gibi seslerle dalgaların ortasında batıp çıkışını temaşa etmek ayrı bir zevktir. Bu sırada ta uzaklardaki Asya’nın karanlık tepeleri uzun esmer gölgelerini suya düşürerek, gümüş gibi parlayan su yolunun kıyısı boyunca uzanan upuzun ağaçlar ise tepelerini titreştirerek, belki de dünyada eşi benzeri olmayan manzaraya letafetli fırça darbelerinin sonuncusunu vuruyor”.




Boğaz’da Mehtap

Bebek koyu’nun temaşayı ab’ı meşhurdur. Sultan 1. Mahmut “hayatta iki şeyden kâm almadım biri evlat, biri mehtap” der. Çünkü 1. Mahmud’un hiç çocuğu olmamış, mehtabı seyretmeye de doyamamıştır. Bir dönem zengin yalı sahipleri mehtap gezisi düzenlemekte birbirleriyle yarışırdı. Yılda iki üç kez, Temmuz ve Ağustos aylarının sessiz, mehtaplı gecelerinde yapılan bu geziler sessizlik, müzik ve karanlığın mükemmel bir karışımıydılar. Bir alevin etrafında toplanan pervaneler gibi, alay belirli yalıların önünde durup serenat yaparak Boğaz’da yol alırdı. Kalender ve İstinye’ye gider oradan esas konserin verileceği Kanlıca Koyu’na varırlardı. Sonra alay Bebek’e gider tam güneş doğmaya başlarken herkes istemeyerek evlerine dönerdi.



Şirket-i Hayriye ve Boğaziçi

Şirket-i Hayriye’siz bir Boğaziçi tarihi düşünülemez. Şirket-i Hayriye ile Boğaziçi, birbirini tamamlayan iki unsurdur. 1851 yılında kurulan bu vapurculuk şirketinin İstanbul’un günlük yaşamında 94 yıl boyunca, vazgeçilmez bir yeri olmuştur. Önceleri siyah boyalı, semaver bacalı, zarif yandan çarkları, sonraları daha büyükçe, geniş salonlu, uskurlu vapurlarıyla Boğaz’ın iki yakasındaki halkı İstanbul’a taşıyan Şirket-i Hayriye için, bugünkü Boğaziçi’nin gerçek mimarıdır dense yeridir.
Şirketin ilk vapurları 1854 yılında geldi. Bu vapurlar, Boğaz halkının vazgeçilmez birer sevgilisi oldu.1903 yılında pervaneli gemiler hizmet vermeye başladı. Vapurlarda birinci sınıfta yolculuk edenler at kılından minderlere oturur, ikinci sınıfta yolculuk edenler tahta sıralara otururlardı. Güverteler açıktı ama kış aylarında aşağı güvertede insanların etrafına toplanacağı bir soba vardı. Seyyar satıcılar kahve, nane ve tatlı satarlardı. Şirket-i Hayriye’nin 94 yıllık hayatı boyunca 79 vapur görev yapmıştır. Boğazda oturanlar, onları daha uzaktayken bile tanırlardı. İlerdeki burnun arkasından süzülerek bir vapur mu çıktı, hele üst üste birkaç kere de düdük çalmışsa, gelen Altınkum mudur, Kocataş mıdır, yoksa Kalender ya da Sütlüce midir, hemen bilirlerdi.
Şirket-i Hayriye vapurlarının, büyük olanları, küçük olanları vardı. Kolay yanaşanı zor yanaşanı olurdu. Kimi vaktinde gelir, kimi geç kalırdı. Boğaz halkı bunların hepsini bilir, kendini ona göre ayarlardı. Yalnız vapurlar mı, kaptanlar da Boğaz halkının aşinasıydı. Kaptan Hayri Efendi, Kaptan Sezai Efendi ya da Kaptan Şeref Efendi ve ötekiler Boğaz sakinleri tarafından sayılır, sevilirdi. Hele çocukların gözünde hepsi birer kahramandı.


Boğaz’da Balıkçılık

Sabah tekneleri ile boğaz’a açılan balıkçılar, Bismillah çeker, Allah rast getire diyerek birbirlerini selamlardı. Nasiplerini aramak için balık avına çıkanlar her seferlerinde teknelerini balıkla doldurup evlerine yüzleri gelerek dönerlerdi. Balıkların sonbaharda Karadeniz’in soğuk sularından Marmara’nın ılık sularına göçü ve ilkbaharda geri dönüşü, Boğaz kıyısındaki balıkçılara bereketli bir ortam sağlardı.
17. yüzyıla kadar boğazda balıkçılar olta ve ağlarla balık tutarlardı. Deniz dibini tarayıp balık tutma Sarıyer ve İstinye arasında yapılırdı. Hamsi ve gümüş Kuzguncuk ve Beylerbeyi’nde torba şeklinde özel bir ağla tutulurdu. Uskumru ve kefal, akıntının en kuvvetli olduğu Arnavutköy, Kandilli, Kanlıca, Sarayburnu açıklarında bekleyen balıkçılar tarafından ağlar atılarak tutulurdu. Lüfer ve kefal kurşunlu oltalarla tutulurdu. Dolmabahçe ve Harem açıklarında kabuklu deniz ürünleri ve istiridye yatakları vardı. Arnavutköy ve Baltalimanı’nda midye ve yengeçler boldu. 18. yüzyıl sonlarında dalyan denilen dev ağlar ile balıklar tutulmaya başlandı.
Eski İstanbul’u anlatan roman ve hikayelerde Boğazda balığın bolluğunu ifade eden;
“ Balık o kadar boldu ki bazen elle bile tutulurdu. Kadınlar sepetlerini pencereden sarkıtarak balık tutarlardı. Balıklara taş atarak onları tutmak mümkündü. ” gibi cümlelere rastlayabilirsiniz. Fakat zamanla Boğazdaki gemi trafiğinin artması ve çarpık şehirleşme balık yataklarının ve sürülerinin daha sakin sulara göçerek bu bolluğun kaybolmasına neden oldu.



Boğazda Kayıklar

İstanbul için kayık ve kayıkçılar sadece normal ulaşım için değil belki de hayatın hemen bütünü için önem teşkil etmektedir. Osmanlıda kayık, yolcu ve yük taşıyarak hayatın devamlılığını sağladığı gibi yangınlarda tulumbaları taşımış, gereğinde asker nakliyatında kullanılmıştır. Zamanla sosyal mevkilerin göstergesi olmuş, toplantılarda, kıra gidişlerde, mehtap gezilerinde en seçkin vasıta olarak kullanılmıştır.
Osmanlıda en yüksek mevkide yer alan padişahların kayıkları bütün kayıklar içinde en yüksek itibara sahip olanlarıydı. 17. yüzyılda hükümdar denizde gezinmek istediğinde saltanat kayığına binerek denize açılırdı. Boştancıbaşı bahçelerde ve denizdeki gezintilerinde hükümdara refakat edip bindiği kayığın dümenini tutardı. Saltanat kayığı Galata’nın karşısındaki sahilde bulunan sarayın yakınına getirilir v e Hükümdar burada kayığa binerek ya Üsküdar’a ya da Karadeniz’e gezmeğe giderdi. Saltanat kayığı 30 metre uzunluğunda 2-3 metre genişliğindeydi, 24 kürek bostancılar tarafından çekilirdi. Sadece saltanat kayıklarında köşk bulunurdu. Eğer bostancılardan biri kürek çekerken kırarsa Hükümdar ona bulunduğu mevkiye göre kuvvetinin karşılığı bir avuç altın verirdi.
Boğazda her köyün, yük ve yolcu taşımak için 30-40 kişilik Pazar kayıkları vardı. Daha ince olan ve 4-6 kişi taşıyan piyade kayıkları köy rıhtımında taksi olarak beklerlerdi. Zengin ailelerin aile kayıkları vardı, bunlar yalıların altındaki kayıkhanelerde tutulurdu. Daha kısa, mavna gibi olan kayıklar kömür ve inşaat malzemeleri taşımakta kullanılırdı.
Boğaziçi, İstanbul için daima hayatı bir ehemmiyete sahip olmuştur. Şehrin tüm ihtiyacı nerdeyse deniz yoluyla getirilebilmekte, hatta fırtınalı havalarda boğazda ulaşımın aksaması durumunda fiyatlar artmaktadır. İstanbul’da iç hat yolculukları için deniz yolunu kullanmak gerekmektedir. Şehrin, sur kapıları dâhilinde kalan ve idari merkezinin bulunduğu suriçi bölgesi
ticari merkez olan Galata ve Anadolu tarafından gelen malların bulunduğu, eski bir yerleşim merkezi olan Üsküdar gibi üç farklı bölgeye ayrılması fetihten beri deniz yolu ulaşımını zaruri kılmış ve kayıkçı esnafının asırlar boyu önemini muhafaza etmesini sağlamıştır. Ancak Avrupa’da 1807 yılında ilk buharlı vapurların çalışması, 1838’li yıllarda Osmanlı’da kayıkların önemini kaybetmelerine neden olmuştur.



Boğaz’ın Menba Suları

Boğaz’ın kıyısındaki köylerin çoğu, soğuk, berrak, sağlıklı kaynak sularıyla ünlüdür. Osmanlıda su uzmanları tek bur yudum alarak içtikleri suyun hangi kaynaktan geldiğini söyleyebilirlerdi. Büyükdere ve Sarıyer’in suları meşhurdu. Sıcak yaz günlerinde insanlar, Çırçır, Hünkâr, Kestane ve şifa sularının kaynaklarının bulunduğu tepelere akın ederlerdi. Suların iyileştirici özellikleri hasta ve rahatsız insanları buralara çekerdi.
__________________
Hamdi Tekbıyık
08/08/1974
İstanbul & Bostancı
0 RH(-)



Hamdi is online now   Alıntı Yaparak Cevapla
Yanıtla


Şu an bu konuyu görüntüleyen kullanıcı sayısı: 1 (0 üye ve 1 misafir)
 
Konu Araçları
Görünüm Modları

Gönderme Kuralları
Yeni konular açabilirsiniz --> izin yok
Yanıtlar gönderebilirsiniz --> izin yok
Eklentiler gönderebilirsiniz --> izin yok
Mesajlarınızı düzenleyebilirsiniz --> izin yok

vB koduAçık
SimgelerAçık
[IMG] kodu Açık
HTML kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı



Saat 15:18.


Powered by vBulletin Version 3.6.5
Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
Content Relevant URLs by 3.0.0

Hosting Hizmeti Datafon İletişim A.Ş. Tarafından Sağlanmaktadır

by Hüseyin Kabakcı

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99