|
|||||||
| Genel Konular Hem bizden, hem deniz, göl ve akarsularımızdan haberler... Bizimle ilgili, bizi ilgilendiren her şey burada! |
![]() |
|
|
Konu Araçları | Görünüm Modları |
|
|
#1 (permalink) |
|
Expert Member
Giriş: Oct 2007
Konum: konmuyum
Yaş: 40
Mesaj: 2,280
|
Beyaz perdenin unutulmaz aktörü İzzet Günay ile Salacak sahilinde geçen çocukluk günlerine geri dönüp, deniz tutkusu üzerine keyifli bir söyleşi yaptık.
Salacak’ta çocuk olmayı biraz anlatır mısınız? Sahilde büyüyünce, deniz benim yaşamımda ayrılmaz bir parça oldu. Evvela tüm sahil çocukları gibi ben de yüzmeyi çok erken öğrendim. Her an boğulma tehlikesi olduğu için aileler çocuklarının yüzmeyi çabuk öğrenmesini isterlerdi. Böylece bir anlamda onların hayatını sağlama alırlardı. Sanıyorum o zamanlarda herkes yüzmeyi böyle öğrenmiştir. Babam denizde adam olduğu zamanlarda bizi denize iter, biz de suyun içinde köpekleme yüzmeyi öğrenirdik. Sahil çocukları sürekli sandalın ya da kayığın içinde olurdu. Hünerlerin gösterildiği, türlü numaraların yapıldığı yerdi sahil. Tabii o zamanlarda hüner gösterme ve övünme metotları bugünkünden çok farklıydı. Dikkatleri üzerinize çekmek için neler yapardınız? Vapur bekleyen ahaliye gösteri olsun diye, azıcık suya atlayıp çıkmak en çok yapılan gösteriydi. Bir de kayığı Karadeniz usulü çekmek vardı, yani önce ayağa kalkar, gondol usulüyle bilek kuvvetine dayanarak kürekleri sudan çekmeden sahile giderdik. Eğer sandalı yan yan yanaştırırsanız o da tam gondol usulü olurdu. Bunların dışında, vapurlar Kız Kulesi’ne yanaşırken çocuklar suya atlar ve vapurun en yüksek yerine çıkıp, oradan da denize atlarlardı. İlk çıkanlar büyükler ile birlikte gider, buna rağmen korkar atlayamazlardı. Bunca gösteriye bakılırsa ufak tefek kazalar da kaçınılmaz olsa gerek… Tabii, dudağımız patlar, göğsümüz çizilirdi. Ama bir de telafisi mümkün olmayanlar vardı. Mesela benim kulağımın ağır işitmesi denizdendir. 12-13 yaşındaydım. Kız Kulesi’nin sahil tarafı, yani plaja bakan kısmı, 1,5 adam boyu falandır ve berraktır. Köprüye bakan yanı ise uçurumdur. İşte o tarafta bir çapa takılmış. Karadenizli çocuklar daha iyi dalmalarına rağmen, adımız iyi yüzücüye çıktığı için benden dalmamı istediler. Dalmayı kabul ettim ama hiç bu kadar derine inmemiştim. Çapaya değdiğim an kulak zarım patladı. O kadar derine dalmışım ki, çapraz çıkmaya başlamışım. O gün, gün ışığını nasıl aradı gözlerim anlatamam. Evdekilere tabii ki kulağımın kanadığını söylemedim ama hayatım boyunca hep sol kulağımla idare ettim. Biraz da sahil yaşamının bir parçası olan balık tutmaktan bahsetsek… Sahil çocukları için balık tutmak vazgeçilmezdir. Her saatin farklı bir balığı vardı. Hepsi başka yöntemlerle, farklı yemlerle yakalanırdı. Bizler av için kullandığımız aletleri kendimiz yapar, kullandığımız yemleri kendimiz temin ederdik. Mesela kayaların içerlek yerlerinde balık kurdu dediğimiz solucanlar olurdu. Bunlar kanalizasyonun olduğu yerlerde daha iyi ve sert olur. Ayrıca bu kurtlar çok kuvvetlidir ve iğneye geçirdiğinizde suda uzun süre kalabilir. Topladığımız 100 kadar balık kurdunun 50’sini bir kuruştan zengin çocuklarına satar, diğer kısmını da öğleden sonra yapacağımız balık avına ayırırdık. Sabah sahilde duru suda kayabalığı yakalardık. Annemin işaretiyle sudan çıkar, öğle yemeğine giderdik. Öğleden sonra da Kız Kulesi ile Şemsipaşa arasında demirleyip, zargana tutardık. Akşamüstü Ahırkapı tarafına kayar yine kurtlarla elim kadar izmaritler tutardık. Onları yakalaması da ayrı bir zevkti. Çift iğneli, telli oltaları kullanırdık. İzmarit avını kolyoz ve uskumru takip ederdi. Kısacası akşam eve dönerken bir hayli balığımız olurdu. Sahilde bu denli balık ve deniz ile yaşamanın kendi içinde bir kültürü olsa gerek… Tabii ki. Çocukluğumun deniz kenarında geçmesinin bir avantajı da bir deniz kültürü kazanmamdır. Bir kere, sahilde balık satmak ayıptı. Bu yüzden yakaladığımız balıkları karma şekilde yedi kapıya dağıtırdık. Evlerde hep balık yemekleri pişer, çirozlar mutfak camlarında asılı durur, lakerdalar yapılırdı. Mesela balıkçılar çingene palamudu avlamak için denizi döverlerdi. Sesten ürken balıklar yarım ağ şeklinde kurulan ağlara doğru kaçar ve yakalanırdı. Sabah sahildeki evlere balıkçılar gidip, “Yenge, gece gürültü yaptık kaptan yolladı” diyerek balık ikram ederlerdi. Sahilde işte böylesi güzel bir kültür vardı. Sizin döneminizde İstanbul’da Altın Kum ve Küçüksu Plajı kadar Salacak Plajı da çok popülerdi. Ben Salacak Plajı ve Gazinosu’nun en şaşalı döneminde yaşadım. Mevsim başında plajda çalışmak isteyenlere bir tırmık ve bir sandal verirlerdi. Kışın büyüyen yosunları toplar, onları açığa bırakırdık. Daha sonra da gerekli görülüyorsa denize kum döker, yüzülecek yeri hazır hale getirirdik ve böylece plajda çalışma hakkımız olurdu. Tabii plajda kabinci olarak çalışmanın bir diğer şartı da mahalleli olmaktı. Çünkü insanlar size güvenip anahtarlarını verirlerdi. Salacak Gazinosu’nda eğlenceler pazar günü öğlen başlar, pazartesi sabah ezanla biterdi. Müzeyyen (Senar), Safiye (Ayla), Hamiyet (Yüceses), Perihan (Altındağ Sözeri) dördü bir programda olurdu. Öyle bir ilgi olurdu ki, bizim evin kapısına kadar kuyruk yürür, müşteriler vapura sığmaz, kalanları almak için hemen yeni bir vapur daha gelirdi. Babanız Necati Günay şehir hatları vapurlarında iskele memuruydu. O günlere ait anılarınızı bizimle paylaşır mısınız? Hatırlarım da, lodoslu günlerde babam camdan bakar vapurun gelemeyeceği kanaatine vardığında evden bile çıkmazdı. Çoğu zaman da lodosun iskeleyi yıkacağını düşündüğünden, orada biriken paraları ve biletleri toplar eve getirirdi. 25’likleri masaya koyar itinayla dizerdi. Ben de okula giderken oradan bir 25’lik alırdım. Bir yaptım, iki yaptım ama sonunda babam paraların eksik çıktığını fark etti. Beni sorguya çeker gibi oldu, ben de başımı öne eğince durumu anladı. “Gelip gişede bilet satacaksın. Akşam da kasadan 25 kuruş alabilirsin” dedi. O zaman azimet-avdet denirdi gidiş dönüşe. Bir karton parçasıydı, makineyle tarih basardınız ve 32 kuruştu. Genelde 35 kuruş verirler, üstünü de bana bırakırlardı yani akşamdan önce 25 kuruşu kazanırdım bile. Çoğu zaman babama da yardımcı olurdum. Vapur yanaşınca hemen birlikte biletleri toplar, brandadan yapılmış üstü numaralı torbalara onları doldurur, ağzını bağlardık. Sonra kaptanın adını, geminin adını ve numarasını yazar, vapurun pupasındaki biletçiye teslim ederdik. Bu anlattığım çok acelesi olan bir işti anlayacağınız. Bir de o zamanlar vapurların yolcuları ve oturacakları yer belliydi. Mesela kimi zaman vapur düdüğünü çalmayan babama nedenini sorduğumda bana, “Ahmet Bey henüz gelmedi, onu bekliyorum” derdi. Söylediği kişi alelacele koşarak gelir, ondan sonra düdüğü çalar ve vapur kalkardı. Biraz da öğrencilik yılları diyelim. Çünkü siz ayrıca bir bahriyelisiniz de... Babam çok genç yaşta vefat edince, ağabeyim ben okuyayım diye okulunu bıraktı. Bahriye Albayı amcamın da vasıtasıyla o zamanki Deniz Koleji’ne girdim. Biz 1949 girişliler çok meşhur bir sınıfız. Okula başladım ama iki sene sonra askerliğin bana uygun olmadığını anlayınca ayrıldım ve Haydarpaşa Lisesi’ne devam ettim. Peki, tiyatroyla ilk tanışmanız nasıl oldu? İlk tiyatro çalışmalarıma Haydarpaşa Lisesi’nde başladım. Askerden terhis olup geldiğimde, iş bulup hayatıma yön vermek istiyordum. Bir gün gazete ilanında Haldun Dormen’in tiyatro okuluna talebe aradığını gördüm. Form doldurup, fotoğraf bıraktım ve görevliye Salacak’ta oturduğumu söyledim. Çünkü o zamanlar telefon çok yaygın değildi. Bana olumlu ya da olumsuz geri döneceklerini söylediler ve ben de eve döndüm. Aradan bir süre geçti, hiç ses seda çıkmayınca tekrar oraya gitmeye karar verdim. Hiç değilse fotoğrafı kurtarayım diye düşündüm, kendi kendime. Çünkü o fotoğrafı da önemli bir paraya çektirmiştim. O sırada Haldun Dormen ile karşılaştık. Bana, “Siz İzzet Günay değil misiniz?” dedi. Evet, deyince, “Şimdi size daktiloda kabul edildiğinize dair bir mektup yazılıyor. Çok ufak bir piyeste bir de rolünüz var” dedi. Böylece hayatımın seyri değişti. Benim gelişmemi sağlayan en büyük olaylardan biri Haldun gibi bir adamın eline düşmektir. Bu çok büyük bir şans. Çünkü sadece mesleği değil, her şeyi öğreniyorsunuz. Tiyatrodan sonra da sinema hayatı başladı ve bugüne kadar tam 120 filmde rol aldım. Kaynak: Vira Haber |
|
|
|
|
|
#2 (permalink) |
|
Moderatör
Giriş: Aug 2007
Konum: Hayatın ta içinde.
Yaş: 22
Mesaj: 2,443
|
Güzel bir ropörtajdı, keyifle okudum. İzzet günay çok şanslıymış Haldun Dormen'in eline düşmesiyle. Kendisi de söylemiş zaten; ''sadece mesleği değil, herşeyi öğreniyorsunuz'' diye. Haldun Dormen ustanın oyunculuğu tartışılmaz zaten, o kadar profösyonel ki sahne de devleşiyor adeta. Paylaştığınız için teşekkürler.
__________________
Didem- 1986 0 RH (+) _______________ Koku, tat, sıcak... Sende her aradığım vardı. Seni soğuk bulanlar, ısıtamayanlardı. |
|
|
|
|
|
#3 (permalink) |
|
BANNED
Giriş: May 2007
Konum: Üsküdar
Mesaj: 493
|
İzzet Ağbiyi Salacak İskelesinden ve plaj lokantasından biliyorum.Gençlerin hepsinin özlemi iş hayatına atılıp,o lokantada yanında flörtüyle yemek yemekti.Allaha şükür hiç olmazsa bu zevki kaçırmadım.
Plaj başlı başına bir alemdi,anlatacak çok hikaye varki çoğunu rahmetli Tekin Aral hikayelerinde yazmıştı.Bir daha dünyaya geleceksin o günlerimi bu günlerimi istersiniz deseler o günleri derim. |
|
|
|
|
|
#4 (permalink) | |
|
Expert Member
Giriş: Oct 2007
Konum: konmuyum
Yaş: 40
Mesaj: 2,280
|
Alıntı:
![]() |
|
|
|
|
|
|
#5 (permalink) |
|
senior Member
Giriş: Oct 2007
Konum: kartal
Yaş: 34
Mesaj: 411
|
mehmet abi paylaşım için teşekkürler...bizde az çıkarmadık ve hala çıkarıyoruz o kurtlardan be
ne güzel balık alıyor hepsinden hemde...kurt varsa balıklardada kurt oluyor kıpır kıpır dalmadan duramıyorlar....saygılar abi....
__________________
serdar/1974/kartal -------------------------- her eline olta alan balýk tutsaydý,denizde balýk kalmazdý.... |
|
|
|
|
|
#6 (permalink) |
|
BANNED
Giriş: May 2007
Konum: Üsküdar
Mesaj: 493
|
Memoş o hikayelerin pek çoğu doğruydu,Salacak bahçesine avanta girişler,iskele hikayeleri,pilaj hikayeleri hepsi mükemmeldi.Bir de gazetede(Milliyet) her hafta sonu 'Talat'ın Kahvesi' adı altında hikayeler vardı.Yanılmıyorsam 'Salacak Hikayeleri ' adı altındaki kitapta bütün hikayelerini toplamıştı.İşte okuyorsunuz 'vapurda her kişinin yeri belliydi' vede
çımacının bizi geminin üstünde kovalaması ile başlayıp gemiden atlamamız Benim 'Nostalji'de bahsettiklerimle tamamen çakışır.Tabiki Harem ve SAlacak hem daha farklı hemde jenerasyonlarımız farklı .Ama İzzet Ağbilerden kalanların sonunu gördüğüm için ne demek istediğini çok iyi anlıyorum. |
|
|
|
|
|
#7 (permalink) | |
|
Expert Member
Giriş: Oct 2007
Konum: konmuyum
Yaş: 40
Mesaj: 2,280
|
Alıntı:
hani vites koluyla haşır neşir olan![]() ![]() memoş değil, memos o memos. (İnşallah Muratı fazla kızdırmamışımdır) biz hep böyle takılırız birbirimize kendi aramızda.Fransızcadaki chez ingilizcedeki 's takısı gibi yani. Şaka bir yana komutanım orta okul yıllarımda adalara gidişim geldi gözlerimin önüne belki o dönemi değil ama o dönemin en son esintilerini ben de yakaladım. Evde hazırlanan çeşitli nevale Eminönünden kalkışla beraber açılır darbukalar çıkarılır vur patlasın çal oynasın adalara kadar eğlenilirdi. Adaya yaklaştığımızda gözü pek delikanlılar elbiselerini birilerine teslim eder geminin en yüksek yerinden atlayarak sükse yaparak kıyıya yüzerdi. Mürsel abinin imzasında yazdığı gibi hey gidi eski günler hey.En son eski teknemle gittim Heybeli ada Çamlık koyuna bir kaç yıl önce. Ne o eski zevk ne o eski muhabbet vardı. Kum gibi insan ve tekne kaynıyordu. Neyseki senin kadar olmasa da bende o eski muhabbetleri görebildiğim için şanslı saydım kendimi. Sevgiler babacım. |
|
|
|
|