Yalnız Mesajı Göster
Eski 25-07-2007, 13:39   #1 (permalink)
John Dory
Senior Member
 
John Dory kullanıcısının avatarı
 
Giriş: May 2007
Mesaj: 732
Varsayılan Geçmiş zaman olur ki

Böyle bir başlığı aradım ama bulamadım. Eğer varsa bu mesajımı oraya taşıyabilirsiniz. Yoksa da hikayelerinizi, anılarınızı bu başlığın altına bekliyorum.

Öncelikle kendi balık öykümle başlayayım. Sene 97 veya 98'in Eylül ayı. Okullar yeni açılmış, yaz sıcakları yerini tatlı sonbahar serinliğine bırakmaya başlamış. Sınıfta ders işleniyor ama umrumda mı? Benim gözüm dışarıda. Kavak ağaçlarının tepelerini, bulutları seyrediyorum, bir yandan da dua ediyorum : "Lütfen Allahım, akşama kadar hava bozmasın da balığa çıkabilelim" diye. Malum hava Karadeniz'in sonbahar havası, sağı solu belli olmaz. Yağmur, fırtına bir geldi mi gitmek bilmez, havayı soğutur, denizi çalkalar. Ha, tabii bir de babamın mesaiye kalmaması için dua etmem gerekiyor. O da en az hava durumu kadar önemli.

Paydos zili çalıyor, okuldan ilk çıkan ben oluyorum. Arkadaşlarım dışarıya oyun oynamaya çağırıyor ama benim aklım başka yerde... Koşa koşa eve varıyorum, heyecanla babamı arıyorum. İşte en kritik an:
"Baba, hava ne kadar güzel değil mi? Tam zokaya gitmelik"
İşte o an gelecek cevap çok önemli. Akşam geç geleceğim derse tüm bekleyiş, heyecan boşa gidiyor, somurtup oturuyorum yerine. Ama genelde cevap "Bakarız, hele bir akşam olsun. Sen de otur dersine çalış o zamana kadar" oluyor. İşte o an sevinçten uçuyorum. O kadar mutlu oluyorum ki ders bile çalışabilirim. Oturuyorum masanın başına ama çalışmak ne mümkün. Aklım akşamda, kafamın içinde lüferler istavritleri kovalıyor.

Saati zar zor 5.30 ediyorum. Babam yorgun argın işten geliyor. Daha kapıdan girer girmez adamcağızı bunaltmaya başlıyorum hadi diye diye. E sen misin çocuğuna da bulaştıran hastalığı, mecburen çekeceksin ceremesini. Takım çantalarını, gece yağacak çiğe karşı bizi koruyacak montlarımızı yanımıza alıp atlıyoruz arabaya. Yoldan önce babamın bizle beraber gelecek arkadaşını alıyoruz. O zamanlar mutlaka 3. bir kişi lazım balığa çıkabilmemiz için, bacak kadar çocuğum, ne tekneyi çekmeye gücüm yeter, ne de Allah muhafaza bir kaza olsa babamı kurtarmaya... Son durak olarak balıkçıdan her ihtimale karşı yemlik bir miktar istavritimizi de alıp teknenin yanına varıyoruz. Çabucak tekneyi donatıp indiriyoruz denize. Yolda lüks lambası hazırlanıyor, zokalar parlatılıyor, yemler özenle dilimleniyor. Eğer zaman olursa taze yem için biraz çapari sallıyoruz, olmazsa da her zamanki iki avlağımızdan birini seçip oraya doğru yol alıyoruz. Avlak yerine yaklaşınca motoru rölantiye alıyoruz ve nihayet stop ediyoruz. Oraya bizden önce gelenlere selamımızı verip rastgele dedikten sonra çapamızı yavaşça koyuveriyoruz denize. Oltayı denizin derinliklerine bırakmak için sabırsızlanıyorum, çoktan zokaya yemi takmış hazırola geçmişim ama biraz daha beklemem lazım. Çapa ipi kalamasını alıp gerilecek. Topu topu 20-30 saniyelik bu zaman bana bir türlü geçmek bilmiyor. En nihayetinde babamdan oluru alıp atıyorum zokayı denize. Babamdan duyduğum "Almadan gelme" diye bağırarak.

Güneş yavaş yavaş ufuk çizgisine yaklaşıp kızarıyor. Babamla arkadaşı sandığın üzerindeki plastik bardaklara rakılarını dolduruyorlar, peynir domates zeytinyağlı yaprak sarma üçlüsünden oluşan sofralarını kuruyorlar. Rakılarından ilk yudumlarını almak için uzaklardan gelen akşam ezanının bitmesini bekliyorlar.

Hava da, su da artık karanlığa bürünürken lüks lambasını ateşliyoruz. Lüks gömleğinden gelen amyant kokusu, sonra da lambanın uğultusu açık havada bile tüm etrafımızı sarıyor. Lüks lambasının uğultusu ve dalgaların şıpırtısı o gecelerin fon müziği oluyor bizlere.

Ardından ilk tıkırtılar geliyor elimizdeki oltalara. Lüfer midir değil midir derken babam heyecanla çekmeye başlıyor oltasını. Onun heyecanı bizim heyecanımız. Oltayı daha iki üç kulaç toplamışken yavaşlıyor, yüzü asılıyor: "Çarpan" diyor. Benim de yüzüm asılıyor, ama içimden bir ses de "Ya babam yanılıyorsa, ya lüferse" diyip beni heyecanlandırmaya devam ediyor. Tabii ki çıkan çarpan oluyor. Oltanın ucundaki balığı nasıl bu kadar iyi tahmin edebildiğine şaşıp tekrar kendi oltama konsantre oluyorum. Çarpan bir daha gelmemesi uyarısıyla suya geri gönderiliyor.

Tıkırtıların arasında benim elimdeki misina bir anda boşluyor. Şaşırıyorum, heralde zoka dibe oturdu diye düşünüp 1-2 karış daha çekiyorum ama nafile, misina hala boş. Babamın uyarısı geliyor aklıma, lüfer geldiğinde oltayı boşlar dediği kafamın içinde şimşek gibi çakıyor bir anda. Nitekim oltayı biraz daha çektiğimde boşluk bir anda geriliyor ve misina adeta deliriyor. Misinanın delirmesiyle benim adrenalimin fırlaması aynı zaman dilimine denk düşüyor. Oltayı o yaşımın verdiği acemilikle panikle topluyorum. Misina elime ayağıma dolaşıyor heyecandan, babamın yanımda olmasına bile aldırmadan küfrediyorum misinaya o heyecan ve panik içinde. Nihayet balık görünüyor ama tekneden çok uzakta. Onca uzaktayken heyecanla balığı teknenin içine sallasırt yapmayı deniyorum. Balık havalanıyor, ama zoka havalanıyor. Zoka teknenin içine düşüyor, lüfer teknenin küpeştesinden sekip kaşla göz arasında karanlık sularda kayboluyor. Elim ayağım titremiş, gözlerim dolu dolu... Kaçtı diyorum. Babam birşeyler diyor, uyarıyor beni hatalarım konusunda ama dinleyen kim? Kaçtı balık bir kere. Hem de hakiki lüfer. Hem de daha teknedeki kimse tutamamışken. Suratım asık, yaprak istavriti zokanın ucuna tekrar dolayıp gönderiyorum dibe. Denize ve balığa küsmüş bir şekilde bekliyorum geri gelmeyecek olan o lüferi. Derken tekrar hafif tıkırtılar başlıyor oltanın ucunda, kaçan lüferi unutup tekrar tilki kesiliyor kulaklarım. Balık hafif hafif asıldıkça ben boşluk verip hayvanı tahrik ediyorum. O anda balık yapışıyor, aynı anda ben de çalınıyorum. Ve balık tekrar oltanın ucunda. Panikleme, sakin ol diyorum kendi kendime ama onu kalbime anlat anlatabiliyorsan. Yine misina elim ayağıma dolaşıyor ama bu sefer balığa boşluk vermeden çabucak sıyrılıyorum misinadan. Fırdöndü elime geldiği anda balığı sallasırt yapıyorum teknenin içine. Ama o da ne, oltanın ucunda o gümüşi parlaklık yok. Lüks lambasının ışığına yaklaştırıp bakıyorum balığa. Kocaman bir kayabalığı, kocaman bir hayal kırıklığı. Kayabalığını da denize geri gönderdikten sonra sessiz bekleyişe devam ediyorum. Bu sefer gelen giden yok. Yan teknelerden muhabbet sesleri geliyor, demek ki kimsede balık yok. Ben de bir süre babamla arkadaşının sohbetlerine konuk oluyorum. Kaçıncı kez dinlediğimi hatırlamadığım bolluk zamanı hikayelerini sanki ilk kez dinliyormuşumcasına büyük bir zevkle dinliyorum. Bir yandan da uzaktan şehrin ışıklarını izliyorum. Sevdiğim kız, okul ve mahalle arkadaşlarım... Hepsi o yıldız yıldız parlayan ışıkların altında evlerinde zevksizce televizyon izliyor veya ders çalışıyorlar.

Saat ilerliyor, gelen giden olmuyor. Benim ya gelirse diye 5 dakika daha kalma konusundaki ısrarlarım en fazla 10-15 dakika uzatıyor denizdeki süremizi. Çapayı topluyoruz, kalanlara rastgelemizi çekip karanın yolunu tutuyoruz. Şehrin ışıkları karaya yaklaştıkça büyüyor. Livarımız boş ama yine de mutlu bir şekilde karaya basıyoruz ayağımızı. O günlerde öğreniyorum balığa gitmenin asıl amacının balık tutmak olmadığını. Gece yastığa kafamı koyarken küpeşteden dönen lüferde hala aklım. Onun hayaliyle uykuya dalıyorum.

O günden bugüne değişen çok şey yok aslında. Artık babam emekli, çalışan benim. Balığa çıkmak için ders zilini değil, mesai bitimini bekliyorum. Ama hala pencereden ağaç tepelerine, denizdeki dalgalara, gökyüzündeki bulutlara bakıp akşam balığa çıkmanın hesaplarını yapıyorum. Hala aynı heyecanla...
__________________
Emre - '85 (O RH+)
All that we do is touched with ocean,yet we remain on the shore of what we know.
http://djide.deviantart.com/

Bu mesaj en son " 25-07-2007 " tarihinde saat 17:25 itibariyle John Dory tarafından düzenlenmiştir....
John Dory is offline   Alıntı Yaparak Cevapla